yazkalemim.com

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Fesih Vural-50Birinci Öykü

 

 



                                            50birinci öykü 

 

 

Hepsi de karşısında sahiplerini yitirmiş birer çıplak öykü gibi duruyorlardı.

            Doğan Öğretmen elli kişilik bir sınıfta eğitim ve öğretime başlamıştı. Çoğunun ne üzerlerinde önlükleri, ne ayaklarında düzgün bir ayakkabıları, ne sırtlarında akranları gibi bir çantaları ve ne de okul araç gereçleri vardı.

           Okul alanına toplanan öğrencilerini törenden sonra sınıfa alarak, ilk işi bu kadar sayıyı sıralara oturtmak olacaktı. Nitekim üçerli üçerli sıralara oturtarak, böyle bir manzarayla kendini bütünleştirip onların gözlerine tek tek bakarak adeta ruhlarına dokunurcasına içinden:

“Ben de sizin gibiyim şimdi. Ne siz benim öykümü biliyorsunuz, ne de ben sizin öykülerinizi… Eminim düşündüklerimiz aynı...

         Aslında beni buralara kadar çeken şey, sanırım hala okuyacağım çok sayıda öykülerin ve keşfetmeyi bekleyen yaşamların olmasıymış meğer. Ama sizleri gördükçe bugüne kadar okuduğum romanların, hikâyelerin ve izlediğim filmlerin bir geçerliliği kalmıyor. Çünkü okuduğum hiçbir romanda, hikâyede böyle bir manzaraya rastlamadım. İzlediğim hiçbir filmde de… Eminim ki bu kareler, hiç bir romanın ve hikâye kitabının sayfalarına sığamaz. Hayallerimin çok çok ötesindeyim şimdi…” diye kendisiyle kısa bir hasbıhale giriyordu.

         Sonra yanına vardığı her öğrencinin başını okşayarak onlara,

 “Türkçeyi okulda öğrenenler parmak kaldırsın?” sorusunu yönelterek kaldırılan parmaklar karşısında, “Asıl sorunun yanıtı bu değil ki.” diye içinden geçirdi. Sonra,

“Bu halinizle Türkçe ya da başka bir dil bilmeniz neyi değiştiriyor ki. Çünkü duygularınız diller üstü zaten. Önemli olan bizim aynı dili konuşmamız değil aynı duygularda buluştuğumuzdur.” dedi ve aklına Mevlana’nın o güzel sözü geldi:

 “-Aynı dili konuşanlar değil aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler-.” “ Sözü şimdi ne kadar geçerliymiş, bu manzara karşısında. Ortak dil bütünleştiğimiz duygularımızdır.  Ve bu duygularımızla ortak dilimizi oluşturup sonra da birlikte öğreneceğiz.” diyerek kendisiyle olan sohbetine devam edip, sınıfa dönerek,

”Merhaba çocuklar …” ve çocuklar hep bir ağızdan

“Merhaba.” diyerek karşılık verdiler.

“Bakın işte sizler Türkçe biliyorsunuz. Peki, Kürtçe bilenler parmak kaldırsın?” Sorusuna bütün parmaklar havaya kalkıyordu. O da öğrencilere dönerek parmağını kaldırdı.

“Evet, çocuklar bakın ben de biliyorum. Ama Kürt değilim. Sizler için öğrendim. Siz nasıl Kürtçe bilmeyenlerle konuşmak için Türkçe öğreniyorsunuz, biz de sizinle daha rahat konuşmak için Kürtçe öğrenmeliyiz.”

Bu cümle karşısında çocukların gözleri daha canlı bakmaya başlamış ve öğretmeni kendilerine daha yakın bulmuş gibi bakarken Doğan Öğretmen Kürtçe:

“ Ez pir ji we hez dikim.( sizi çok seviyorum)”dedikten sonra öğrencilerin üstünden büyük bir yük kalkmış gibi bir rahatlıkla hep bir ağızdan gülmeye başladılar.

“ Bakın işte çocuklar ben de sizin dilinizi az da olsa öğrenmişim. Gerisini de sizden yavaş yavaş öğreneceğim.”diyerek ilk dersini vermeye başlıyordu.

       Bu uyum ve tanışma süreci sınıfta gülen elli yüzün oluşmasını sağlamıştı. En büyük ders de buydu zaten. Ama bu iş aceleye gelmezdi. O, bu mesleğin önceliklerini biliyordu. Çünkü uğraş alanı insandı. Bunlar dayatma ile olacak eylemler değildi. Zaman ve emek işiydi. Mesleğe başladığı günden beri bu sabrını ve metanetini böyle korumayı bilmişti. Sonucunu gördüğü zaman da mutluluğu tatmayı asla unutmazdı. O, bu mutlulukların şiarı olmuştu. Felsefesini insan, yaşamını mutluluk odaklı olarak ayarlamıştı. İstese de bunlardan vazgeçemezdi artık. Bu çocukların gözlerindeki ışık okunmaya ve keşfetmeye değer birer öyküydü, onun için. Ama ne yazık ki bu öyküler hep bir yerlerde unutulmak istenmişti. O, her öğrencisini birer öykü olarak görüyor, onları hece hece okumaya özen gösteriyordu. Bu yüzden, “Sınıf mevcudun kaç kişi?”diye soranlara da, “Benim mevcudum yok.” derdi. Soru sahiplerinin şaşkınlıklarını anladıktan sonra da, “Benim öyle sayısal bir mevcudum yok ama benim kırk öğrencim varsa kırk öyküm var demektir. Elliyse elli öyküm, altmışsa altmış öyküm var demektir. Bu yüzden ben her öğrencimi okunmaya değer bir öykü olarak görür,  sonucunu büyük bir merak ve heyecanla beklerim.”derdi.

            Gerçekten de o, “Bu çocukları bir defterin boş sayfaları gibi görür ve atılacak yanlış bir çizginin de, yaşam öykülerini telafisi zor bir çizgi gibi çizeceğinin farkındaydı. O yanlış çizgileri silmiş olsanız bile, bu öykü çizilmiş ve tahrif edilmiş bir öykü olacaktı hep. Bu yüzden bu öykünün sayfalarına temiz ve hatasız bir öykü yazmak gerekir. Bugün nice öykülerle karşılaştığımızda yaka silkmekten kendimizi alamıyoruz. Ya da zamansız karşımıza çıkan bu hatalı öykülerin satırlarıyla karşılaştığımızda da… Kimi zaman kendimizi bu öykülerden kurtarmaya, saklamaya, sakınmaya çalışıyoruz. Oysa bir defterin boş sayfaları gibi karşımızda duran bu öykülerin, gözlerindeki ışıkları görmeli, hissetmeli ve sindire sindire anlayarak, değerlendirip okumuş olsaydık, bugün bu azapları çekmemiş olur ve geleceğimizden kaygılanmamış olurduk. Şimdi kendi ellerimizle yazdığımız, şekillendirdiğimiz öykülerin kurbanı da olmazdık. Ve de yaptığımız bu eserlerin ortada kalmasına da seyirci olmazdık. Çünkü bu öyküleri kimse sahiplenmek istemez. Oysa bu, kendi çocuğunu sahiplenmemek gibi bir şeydir.”diye düşünürdü hep.               

        Artık günler geçtikçe Doğan öğretmen bu öyküleri tek tek isimlendirmeye başlamış ve tanımaya çalışmaktaydı. Ne de olsa bu öykülerin her biri farklı bir tattı. Bunları doğru okumak, doğru tanımakla ilişkiliydi. O da bunları bu şekilde okumaya ve tanımaya gayret gösteriyordu. Bu öyküleri sayılarla sınıflandırmayı sonra da bu şekilde kodlayıp okumayı çok seviyordu. Hem bu yol öğrencilerin deşifre edilmemesi için de güzel bir önlemdi. Bu tür tatsızlıkların da karşısına geçiliyordu, bu şekilde. Aradan daha bir hafta geçmesine rağmen herkesin bir sayısı vardı. Sınıf mevcudu kadar sayılar yazılarak bir kutunun içine atılmış ve herkes bir sayıyı çekerek bu sayı onun öyküsünün ismi oluyordu. Daha sonra bu sayıyı öğretmene getiriyor, öğretmen onun isminin karşısına bu sayıyı yazıyordu. Bunu sadece o öğrenci ile öğretmen biliyordu. Başka hiçbir öğrenci bilmeyecekti. Bu öyküler kısa yaşamlarının kısa adıydılar. Ama kısa yaşamlarının kısa sözcüklerle anlatılması ve daha yaşamın henüz başındayken, “Bu ben miyim ?”sorusunun da sorgulayıcıları oluyorlardı, her biri. Belki de bu sorunun yanıtını şimdiden çözerek yaşama bir sıfır önde başlayacaklardı. Çünkü bu öyküler kısa cümlelerle anlatılırken; bu kısacık yaşamlarında dikkatlerini çeken kişi, resim ve doğa ile ilgili duygularını yansıtan bitki ve doğal afetlere ait resimler de koyabiliyorlardı.    

        Her öğrencinin bir dosyası olur ve dosyanın içinde öyküsünü ilk günden itibaren yazar ve öyküsüne giren çıkanları devamlı ekleyerek öyküsünü oluştururdu. Bu bir günlük tutma değildi. Ya da çocukların kendilerini birçok sözcükle anlatma da değildi. Bu isimleri gibi öyküleriydi. İster bir sözcük isterse de çok sözcükle olsun. Çünkü bazıları bir sözcükle öykülerini ortaya koyabiliyorlardı. Ya da kalemini deftere değdirmeden bile bir bakışları ile anlattıkları anlamlı olabiliyordu. Aynen bir yazarın konuyu belirlemeden, yazdıkça konusunu bulması gibiydi, öyküleri. Sözcükleri dillerinden döküldükçe öyküleri de şekillenmeye başlanıyordu kendiliğinden. Öyküleri hesapsız, kitapsız ve sıradan değildi. Hatta rutin bir zaman diliminde yazılacak kadar da… Çünkü bu öyküler, önceden talim edilmemiş duyguların akımı gibiydi.

         Sözcükler sıradan ve programlamamış bir düzeyden çok farklı çıkıyordu. Bir doğaçlamaydı bu öyküler. Kiminin güleç bir yüz ifadesinde acıları anlatırken anlamsız bakışlardan yükselen kahkahalarla müşteri bulmak, kiminin neşeli öyküleri bazen ağlamaklı bakışların nezaretinde hayat buluyordu. Ama hepsi de ortak bir yaşamın anlatılması; bazen çok zor olan köşelerinde görünmeyen sözcüklerin dile getirdikleri kırıntılardı. Ki bu kırıntılar biriken bir yığın halinde bulunuyordu. Bu yığınlıklarda birikenler bir çöplüğün harekete geçerek başka öykülere sebebiyet verecek kadar da dolmuş ve taşmıştı. Bunun karşısında durmak bile yürek isterdi. Ancak bu yüreği de bulmak zor ve hatta imkânsızdı. Doğan öğretmen öğrencilerinin öykülerini merak ediyor ve okumak için heyecanlanıyordu.                          

             Arka sırada oturan; mavi gözlü, hafif sarı saçlı, beyaz tenli kız ellerini sıranın üstüne koyarak başını üstüne koyup pencereden dışarıyı izlerken, gözleri pencerenin dışındaki hayatın çok çok uzaklarına düşecek kadar derin manalardaydı. Doğan Öğretmen öğrencilere, tahtaya yazılanları defterlerine yazmalarını istemişti. Bu yüzden sırayla da kontrol ediyordu. Gözleri, yüreği ve aklı çok uzaklarda olan bu kız çocuğu Doğan öğretmenin dikkatini çekmiş, ona yaklaştığında da bu kız çocuğunun sınıfa en son gelen öğrenci olduğunu hatırlamıştı.

Elini saçlarına götürüp, bir babanın şefkatli dokunuşlarına yakın bir dokunuşla okşayarak;

 “Yavrum sen son gelen öğrenciydin değil mi? “

 “Evet. “ anlamında gözlerini hafifçe kırptı.

“ İsmin neydi? “diye sordu.

Kısık ve parçalanmış bir ses tonuyla,

“Hasret” dedi.

İsmi bile çok gizemli gelmişti, Doğan öğretmene. Hasret’in bakışlarında bir hasretlik duygusu okunuyordu adeta. Duruşu, edası ve suskun yapısı bile…

“sevgili Hasret, sen de diğer arkadaşlarının yaptığı gibi tahtaya yazılan örnekleri defterine yazar mısın?” Öğretmenin bu sözlerini duymamış gibi davranarak öğretmene sırtını dönüp tekrar pencereden dışarıya bakmaya devam ediyordu. Belli ki aradığı çok uzaklarda ve ulaşılamayacak bir yerdeydi. Sanki bunun hayaliyle mutlu olmaya randevuluydu. Bu davranışı ile öğretmene uzaklarda bile olsa hayal ettiği bir gücün varlığıyla olan randevusundan uzak kalmasını ve araya girmemesini anlatıyordu.

       Öğretmen kontrolünü bitirdikten sonra sınıfa dönüp,

“Çocuklar bizim kaç öykümüz vardı ?” Çocuklar hep bir ağızdan,

“Elli!!! “

 “Şimdi ona bir adet öykü daha eklemeliyiz değil mi çocuklar? Bakın dün gelen bir arkadaşınız daha oldu. Onunla birlikte elli bir öykü etti.  Kura çekerek herkes kendi öyküsünün numarasını tespit etmişti. Bu numaraları yalnızca ben ve numara sahibi biliyoruz. Ancak yeni gelen arkadaşınız Hasret maalesef kuraya yetişemedi. Tek kişi de olduğu için son numarayı da ona vereceğiz.” Hasreti yanına çağırarak;

“Senin öykün elli birinci öykü. Hepiniz kendi isimlerinizden çok kendi öykülerinizi bilmeli, tanımalı ve sahip çıkmalısınız. Çünkü ismimiz bilinmese bile bizim için çok önem arz etmez yerine göre. Ama öykümüzü bilmeden kendimizi bilemeyiz, tanıyamayız ve tanıtamayız. Hatta kendimizi, kendimize kabul ettirmekte güçlük çekeriz. İsmimiz Ali, Ahmet, Ayşe, Cenk, Kemal, Berfin , David, Mariya, Tülin, Helga ,Mustafa ….vs olabilir. Hatta birden fazla kişinin de ismi aynı olabilir. Ama isimleri aynı diye öyküleri aynı değildir. Ya da kardeş olanların bile öyküleri çok farklı olabiliyor. İkiz olmanız bile öykünüzün aynı olmasını gerektirmiyor. Bu yüzden bizi birbirimizden ayrı kılan, tanıtan, sevdiren ve ilgi haline getiren de hep öykülerimizdir. Örneğin bu sınıfta bile ismi aynı olan birkaç kişi vardır. Ama öyküleri aynı değildir. Bu yüzden aynı ana babanın çocuklarının, aynı ağacın dallarının,   aynı yöne giden insanların, aynı yöne doğru uçan kuşların ya da esen rüzgârın öyküleri bir değildir. Birbirlerinden çok çok farklıdırlar. İşte bize de düşen, bu farklılıklardan faydalanmaktır. Çünkü bunlar zenginliktir. Bize sunulan zenginlikler... Çaba sarf etmeden, yorulmadan yaşam soframızda hazır bulduğumuz çeşitlerdir. Bu farklı zenginlikler olmazsa hep tek çiçeği görür, tek yemeğe razı olur ve herkesin birbirine benzediği bir dünyada yaşamaya mahkûm olurduk.              

       Elbette birbirlerimizden farklı yönlerimiz olduğu zaman daha çok farklılıklarımızı görür ve bununla mutlu olmaya çalışırız. Çünkü bu farklılıklar bizi önce bize, sonra da birbirimize tanıtmaktadır. Bu tanıtımda dikkatimizi çeken, ilgi alanımıza giren her farklılığımız bizim için daha çok bağlayıcı ve öğreticidir. Çünkü bu özellikler bir arada yaşama sevincini bize tanıtır. Hatta bunlar bir bahçenin rengârenk çiçekleri gibidir. İstediğini görür istediğinde de kendinizi görürsünüz. Ve bu tanışmada da mutlu olursunuz. Çünkü burada yaşam bir pazar yeri gibidir. Bir pazar alanı, kurulan tezgâhların üzerinde çeşitli malzemeler, yiyecekler, giyecekler ve bize hitap eden her şey… 

              Bazen bize lazım olanı görmediğimizde nasıl üzülürüz. Sonra bütün tezgâhları tek tek dolaşırız bulmak için. İşte budur farklılıklarımız. Çünkü her şey bize hitap etmekte ve bir arada bulunmaktadır. Bundan daha güzel bir şans var mı? Bize de düşen bu şansı sonuna kadar kullanmaktır. Yoksa o bahçedeki güller bir bir yok olduğunda ya da yok etmeye yüz tuttuğunda, yok etmeye kalkışanlara karşı koymadığımızda; kendi dünyalarımızı kendi ellerimizle yok etmeye başladığımızı anlamalı ve buna seyirci kaldığımız için de kendimizi af etmemeliyiz. Çünkü giden bir daha gelmeyecektir. Bu da acıdır, hüzündür ve ızdıraptır. Oysa giden kendi parçamızdır. Bunu unutmak zor bir sürecin başlangıcı olacaktır. Belki de ömrümüzü bundan böyle hep bunları düşünmek, yitirilişine üzülmek, kendimizi sorumlu ve sorunlu hissetmekten başka fayda vermeyecektir. Yok olanın ardından, yitirdiklerimizi yeniden aramak gibi… Oysa ta baştan bunların önlemini alabilir ve sahibi olduğumuzu unutmayabiliriz.

               Bu bahçedeki güllerin hepimizin olduğuna kanat getirebilir ve yüreğimizi onlara ortak edebiliriz. Bütün bunların ayrı ayrı renkleri, biçimleri, boyları ve dallarının gölgesinden faydalanabiliriz. Ama bütün bunları tek bir renk ve bir biçimde görmeye kalkışmak; bitmenin de, bitirmenin de, kırdırmanın da, sonucu ve galibi belli olmayan ama mağlubu her iki taraf olan bir savaşın içinde olmaktır. Şimdi bunu anlamak sorunu çözmenin marifetini ortaya koymaz. Çünkü darağacında sallanan bir mahkûmu affetmenin, o mahkûma ne faydası olacak? Sorusunu sormak gerekir belki. Son pişmanlık, buna benzer bir faydadan ibaret    

           Doğan öğretmen, herkesin öykü numaralarını bildiğini hatırlatarak; belirledikleri kuralları da bir kez daha tekrarladıktan sonra, herkesin kendi öyküsünü yazmaya başlamasını istemişti. Aslında bu metodu geleceğin yazarlarını, şairlerini de beraberinde getirecekti. Bütün bunları hayata geçirip ilk uygulamasından sonra yazılanları okuyunca anlayacaktı. Ve çok da mutlu olacaktı. Artık insanlar çok erken yaşta kendilerini daha objektif olarak tanıyacaklar, bu da kendilerine olan özgüvenlerini sağlamlaştırmaya yarayacaktı. Bunu yazarak yerine getirmek onları kendilerini ispatlamaya yöneltecekti. Çünkü yazdıkları kendi yaşamlarıydı ve buna sahiplenmek daha rahat olacaktı. Bu da beraberinde; bireyin, kendini tanıma, tanıtma ve paylaşma duygularının eyleme dönüşümü olacaktı. Aslında bütün bireyler özelden genele doğru bunu yapmaya çalışmalıydılar. Yazdıkları önce onların yaşamlarından olmalıydı. Sonra başkalarının yaşamlarını algılama yoluna gidilmeyi de kolaylaştıracaktı. Bu da bireylerin birbirlerini daha rahat bir biçimde anlamalarına katkı sağlayacaktı. Ve yazdıklarını önce kendileri, sonra başkalarının okumalarına sunulmalıydı. Çünkü kendimiz için olan her şey aslında başkası içinde olmalıydı.  İnsanlar yaşam felsefelerinin, ilk adımlarında bunu kabullenip böyle adım atmaya başlamış olsalar, her şey daha net ve her şey daha mantıklı yanıtlar bulacak ve hoşgörünün temeli de atılacaktı.

        Dolayısıyla Doğan öğretmen ilk yazılan öyküleri okuduğunda bunları çok daha iyi anlayacak ve bunun daha da geliştirilmesine daha çok katkıda bulunacaktı. Şunu çok iyi biliyordu; “Bir insan kendi yaşamının en büyük şahidi ve en iyi de hırsızıydı.” Çünkü her insan kendi yaşamına ait her karenin şahidiydi. Ayrıca yaşamına ait bir karenin de çalınmasını, saklanmasını ve hatta gömmesini de çok iyi biliyor ve bu yollara da başvurabiliyordu.  Öncelikle insanın kendini tanıması için yaşamına ait her kareyi büyük bir cesaretle karşılayabilmeliydi. Belki de bu yüzden kendi öğrencilerine bunu yaptırmayı, öncelikle bu anlam için istiyor ve uyguluyordu. Kendilerini ve yaşamlarını tanımayanın, bundan sonraki yaşamlarının da tanınmamasını getirebilirdi. Yaşamlarının mutluluğu için bu şarttı. Geleceklerinin daha güvenli ve mutlulukla geçmesi için gerekliydi.

         Öykülerini tamamlayanlar, öykülerini yazdıkları defterlerini güzel bir ciltle kaplayarak üzerine isim, soyisim yazmadan birinci öykü, ikinci öykü gibi yazarak öğretmene teslim etmeye başlamışlardı. Öğretmen Doğan bu öyküleri tek tek alıp onları kendi dolabına koyuyordu. Bu öyküleri okumak için sabırsızlanıyordu adeta. Çünkü okuma zevki merak denen büyük bir iştahı da beraberinde getiriyordu. Doğrusu bu iştah Doğan öğretmen de bayağı artmıştı. Bu öyküleri okurken yazarlığa ilk adımını atan adayları ilk o keşfetmiş olacaktı. Bu bile başlı başına bir mutluluktu onun için. İlk sözcükleri okumak, ne kadar büyük bir zevk olacaktı onun için. O da bütün bunların yaşanılabilir en güzel yaşam biçimi olduğuna kanaat getirenlerdendi.                          

            Son ders zili çalmış, öğrenciler çantalarını sırtlarına geçirerek yaşama en coşkulu adımlarını atarak okuldan ayrılıp evlerinin yolunu tutuyorlardı. Öğretmen bütün öyküleri toplayarak masasına koydu, sonra da tek tek üst üste koyup bir kısmını çantasına, diğerlerini de bir poşetin içine doldurarak okuldan ayrıldı. Başka bir okulda görev yapan Ömer öğretmen arkadaşıyla aynı evde kalıyorlardı. İkisi de bekârdı.

Eve yorgun argın bir halde vardığında kapıyı ev arkadaşı Ömer açtı.

“Hoş geldin. ”

 “Hoş bulduk Ömer.”

“Nasılsın, günün nasıl geçti.”

“İyi sayılır teşekkür ederim.”

 “Bu arada yemek hazır, sofrayı seriyorum. ”

“Sen başla Ömer, ben birazdan yerim.”

“Hayırdır yine öykülerle mi geldin?”

“Evet,  bugün çok gizemli diye düşündüğüm öykülerle geldim. Ve yemekten daha çok besleyici bunlar benim için. Çünkü ruhumu besleyecek bu satırları önemsiyorum ve bu satırların arasına dalmalıyım bir an önce.”

“Hayrola çok mu yeni?”

“Evet, hem de yepyeni.” Elindeki poşeti açarak, “Bak görüyor musun?  Çantam da dolu! Tam tamına elli bir öykü!”

 “Neden elli veya elli iki değil de elli bir?”

“Daha birkaç gün önce elliydi ama yeni bir öykü daha geldi sonradan, elli artı bir, eder elli bir akıllım.”

 ” Hımm.”

“Hem bu son gelen öykü çok gizemli gibi, hiç konuşmuyor. Hatta sorduğum sorulara bile yanıt almakta çok zorlanıyorum. Gözleri sürekli dalıp dalıp gidiyor. Sanki başka diyarlarda kendisine ait bir şeyleri yitirmiş gibi. Hatta geçen gün kendisini biraz da azarladım.  Sonra da üzüldüm.”

“Neden? “

“Çünkü hiçbir soruma yanıt vermiyor. Bu nedenle ben de ona geçen gün, ‘Babana söyle okula gelsin, öğretmen mutlaka seninle görüşmek istiyor, de.’ dedim. Bakalım babası gelecek mi? Gerçi sanmıyorum geleceğini ya… Zaten insanlar fazla ilgili değiller burada. Bunu köyde de yaşadım çünkü... Çağır çağır gelmezler. Aslında anneleri de babaları da biziz.”

“Evet, haklısın bende de o durumda olanlar var. Defalarca haber göndermeme rağmen gelen giden yok maalesef.”

“ Doğru.  Çağırdım. Bakalım artık. Eğer gelirse, kızın durumunu konuşacağım. Çünkü hiçbir soruma yanıt vermiyor. Acaba ben mi ona yaklaşamıyorum, diye de kendimi suçlamaya başladım. Ama inan geleli iki hafta etti o kadar yaklaşmaya çalıştım, nafile. Bu durum beni rahatsız etmeye başladı. Neyse sen yemeğini yemeye başla, sana afiyet olsun, seni tutmayayım. Ben odaya geçiyorum. Bunları tek tek okumalıyım. Bakalım geleceğin yazar ve şairleri,  kendilerini ne kadar tanıyorlar ve öykülerini ne kadar anlatabilmişler.”

           Odaya geçip kapıyı kapattıktan sonra büyük bir heyecan ve merak duygusuyla; okulda numara sırasına göre dizdiği şekliyle büyük bir iştahla satırların arasına dalıyordu. Bazı öyküler bir tümceyle başlamış ve öyle de bitmişti. Bazılarında ise sadece tek sözcük vardı. “Annem.” diye yazıyordu. Bu bile onların yaşam öykülerini anlatan koskocaman bir anlatımdı aslında.

       Bazılarının öyküleri parçalanmış aile dramlarıyla doluydu. “Annemin anlattığına göre babam anneme büyük bir aşkla âşık olmuş ve annemin ailesi karşı çıkınca da babam annemi kaçırmış… “ ve öykü böyle mutlu başlamasına rağmen içine zamanla ‘ama’lar girmeye başlamıştı…”ama bu aşk çok kısa sürede yerini acılara bırakmış ve ben dünyaya geldikten kısa bir süre sonra da bu yolda annem yalnız kalmış… Babam şimdi, o çok sevdiği annemi ve beni bırakarak yıllardır bizi terk etmiş ve başka memleketlere çalışmaya gitmiş ama dediklerine göre orada kendisinden çok daha büyük bir kadınla birlikteymiş. Ve bir daha da geri gelmemiş.”

 Sayfanın sonuna da boş bir yere damat ve gelin resmini çizmişti.

       Doğan öğretmen bu öyküler karşısında; yaşamın belki de akla ve hayale gelemeyecek tarzlardaki tanımlarına şahit oluyor ve anlamaya çalışıyordu.                              

       Birinci, ikinci, üçüncü derken… Öyküler yavaş yavaş sona doğru yaklaşıyordu. Doğan öğretmen bu öyküleri okurken yeni yaşamları keşfedecek kadar kendini mutlu bir gezgin gibi hissediyordu. Yeni bir gezegeni keşfetmiş kadar da mutlu görüyordu kendini. Elini çantasına atıp son öyküyü de çıkararak okuyup böylece bütün öyküleri tanımış olacaktı. Saat bayağı ilerlemişti. Çantasındaki son öyküyü eline aldığında, defterin üzerinde “Elli birinci öykü” yazıyordu. Defter ciltlenmiş ve etiket yapıştırılarak etiketin içine de elli birinci öykü diye yazılmıştı. Defterin ilk sayfasını açtığında, yine ilk sayfaya büyük harflerle öykünün adı yazılmış ve etrafına kırmızı gül ve kalp resimleriyle süslenmişti. Girişe de “Öykümü okumaya var mısınız, peki bu öykü sizin olmuş olsa …?” gibi gizemli sorularla giriş yapılmıştı.  Bu sorular merak uyandırıyor ve Doğan Öğretmeni heyecanlandırıyordu. 

            Büyük bir heyecan ve merakla defterin sayfalarını birer birer açıp bu gizemli öykünün içine dalmak istiyordu bir an. Öyle de yaptı. İlk satır bile sonucun adını anlatmaya başlamıştı. Aynen şöyle yazıyordu. “Öğretmenim ben Hasret. Size öykümü yazdım. Okursunuz inşallah. Öğretmenim ben sınıfta neden hep pencereden dışarı bakıyorum biliyor musunuz? Size anlatamadım ama bugün buraya yazacağım öykümde anlatacağım.   Yıllardır hep kaybettiğimi aradım, bekledim bir gün gelir diye. Sürekli pencereden dışarıya bakmam da belki bundandır. Aslında bilmenizi istemiyordum. Ama bütün arkadaşlarım öykülerini yazdıktan sonra ben de yazmaya karar verdim.      

        Zaten kalem ve defter de beni daha çok dinliyorlar. Hatta hiç rahatsız da etmiyorlar. Ne söylesem onu alıp taşıyorlar. Onlar bana böyle davrandıkları zaman kendimi daha çok rahat hissediyorum. Belki de bundan sonra insanların bana sordukları sorulara başımı önüme eğmeden,  gözlerine bakarak daha rahat anlatacağım.

            Öğretmenim, zamanın birinde bir genç adam para kazanmak için Türkiye İran sınırındaki bir köye gelir. Buradaki köylülerle birlikte kaçak yollardan İran’a geçerek at sırtlarında mazot benzin getirerek yaşamlarını devam ettirirler. Annemin anlattığına göre, “Bu hayat onların mesleği haline gelmiş. Gece, onların mesai zamanları, dağlar mekânları, mayınlar ve onları takip eden askerler birlikte yaşadıkları Azrail’leriymiş. Bu duygular onlar için vazgeçilmez sırdaşlarıymış. Bazen getirdiklerini sınırdan geçirmek için saatlerce kaya diplerinde beklerlermiş.  Bazen de yakalanmamak için tehlikeli yerlerden geçmekten başka şansları olamazmış maalesef. Babam olacak o genç adam annemle orada tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Dedem de babamın çalışkanlığını, cesurluğunu ve mertliğini çok beğenirmiş ve adeta oğlu gibi de severmiş. Bunu duyar duymaz da çok sevinmiş, hatta kendisi o genci çağırıp nişanlarını da bizzat kendisi takmış.  

           Yine bir gün grupça sınırdan geçerlerken açılan ateşler içinden saklanmayı becerebilmişler. Hepsi de gecenin karanlığından faydalanarak kaçmayı başarmışlardır. Ancak sınırda geçirdiklerini maalesef bırakmak zorunda kalmışlar. Bu ateş alanı içerisinde mermilerin hedefine denk gelen benzin, mazot dolu bidonlardan yükselen alevler yere yığılan atların bedenlerini de sarar. O grubun, en genç kişisi ve babamın da en yakın arkadaşı olan Sait yüzlerce metre yükseklikteki kayadan düşerek feci şekilde can verir. Babamlar daha önce getirmiş oldukları mazot ve benzinleri asker köye baskın yapmadan önce eski model bir Ford kamyonuna yükleyerek köyden uzaklaştırmak isterler. Arabanın ışıklarını kapatarak, engebeli ve dik yamaçların bulunduğu güzergâhtan geçmeye çalışıyorlarmış. Buralarda insanlar yaya bile yürümekte güçlük çekerlermiş. Sonuçta bu insanlar ekmek parası kazanma adına bunları yapıyorlarmış. Köyün ve bu sınırın uçurumlarla ve tehlikelerle dolu yolu her gün güzergâhlarıymış. O daracık ve uçurumlarla dolu yollardan geçip bir an önce kurtulmaya ve biriktirdikleri kazançlarını kurtarmaya çalışmışlar. Ancak bu kovalamacanın getirdiği telaş sonucu kamyonun yüzlerce metre yükseklikteki uçurumdan aşağıya yuvarlanmasıyla son bulur. Gece, feryat figan dolu seslerle arabanın yüzlerce metre yükseklikteki uçurumuna şahit olur. Arabanın şoför mahallinde dedem, küçük dayım ve direksiyondaki Ziyadin adlı arkadaşları varmış. Arabanın kasasındaki mazot ve benzin dolu yüklerin kucağında da babam ve diğer dayım bulunuyorlarmış.

         Yüzlerce metre yükseklikten yuvarlanan kamyon belli bir süre sonra içindeki mazot ve benzinin alevleri yükselmeye başlamış. Arabadakiler bu feci kaza da bir bir can verirken, arabanın daha ilk taklasından babam içerden fırlayarak düştüğü yerden bir kayaya tutunup kurtulur. Hem de burnu bile kanamadan. Bu kazayı köye giderek köylülere haber verir. Maalesef ki hepsi de tanınmayacak düzeyde yükselen alevlerin içinde yanıp kül olmuşlar. Çok değil daha birkaç saat önce yoldaşları olan atlarının acıları bu defa onların bedenlerinde tekrarlanmıştır.” Annem bunları her anlattığında gözleri dolar ve bize göstermemeye çalışır.

      Annem ve babam düğünlerini bu acıları yaşayarak yapmışlar. Acılarını içlerine gömerek aşklarını düğünle nihayetlemeye karar vermişlerdir. Nitekim benden büyük iki ablam ve bir erkek kardeşim dünyaya gelirken; babam günden güne erimeye başlamıştır. Bunu önemsememiştir fazla. Doktora gitmekten kaçmıştır adeta. Nihayet annem babamı doktora götürmeye ikna eder. Doktorun dediğine göre babam ileri derecede veremdir.  Ciğerleri bitmiştir. O arada annem bana hamiledir. Gitmedikleri doktor kalmamıştır. Çünkü babam annemin bu dünyada gideceği tek adrestir. Nihayet beklenen son fazla bekletmeden kapıyı çalmıştır. Babam o feci kazadan burnu bile kanamadan kurtulmuş ama şimdi başka bir acının pençesinde kendini bulmuş ve kurtulamamıştır.   

           Ben doğduktan sonra böyle bir yaşamın kucağında bulmuşum kendimi. Babam öldükten birkaç yıl aradan geçtikten sonra köyden ayrılıp bizi buralara getirmiş annem. Hani büyük yer belki bizi okutur, abim çalışır, meslek sahibi olur diye. Şimdi hepimiz tek odalı toprak damlı bir evde kalıyoruz. Ailede çalışan tek kişi, henüz 13 yaşındaki abim. Sanayide bir kaportacının yanında çalışıyor. Ablalarımın ikisi de okuyor. İkisi de biz doktor olacağız diyorlar. Şimdi büyüdükçe neden doktor olmak istediklerini daha iyi anlıyorum.

           Ben ise ressam olmak istiyorum. O kerpiç duvarlı evimizin en güzel köşesinde asılı;  babamın gençlik yıllarında çektiği siyah beyaz fotoğrafını gördükçe,  o fotoğrafı çeken fotoğrafçıya kızdığımın önüne geçemiyorum.  Çünkü babamın mavi gözlerini siyah beyaz gösteriyor o fotoğrafta. Bu yüzden ressam olmak istiyorum. Annemin hissederek anlattığı, babamın o mavi gözlerinin resmini çizeceğim. Hatta bıyık altındaki gülüşünü, uzun boyunu ve belki de annemin hep hayranlıkla anlattığı o sıcacık, şefkat dolu yüreğini ve güleç yüzünün resmini de çizeceğim.

Benim öykü bu kadar. Kim bilir belki de öyküleriniz benim öykümden daha acıklı?

Bilmem…

Hiç sanmıyorum…

“Evet, öğretmenim, hani bana biraz da kızarak, babanı okula çağır kızım demiştin ya…

Babamı çağırdım işte… Görüşmek ister misiniz?”

 Fesih VURAL

 

 

Yorum ekle

Kitap Tanıtımı

Direnç Köse
Kar Beyazı Düşler
Kardelen Yayıınları
kitap tanıtım

Kitapların Sözü Var

"'İyi oyuncu' talihin ne kadar kaprisli olduğunu bilir."
Dostoyevski-Kumarbaz

Ziyaretçi Sayısı

Sayaç Başlangıç Tarihi 03.03.2010
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün50
mod_vvisit_counterDün87
mod_vvisit_counterGeçen Hafta50
mod_vvisit_counterGeçen Ay536
mod_vvisit_counterToplam13393

Kimler Sitede

Şu anda 7 konuk çevrimiçi

FOTOĞRAF

Metin Yoksu
Haliç'te Gün Batımı
metin yoksu

KARİKATÜR

Fazli Gök
Cennet Annelerin Ayakları Altında
fazli gok