Yaz da duyula Yemen Gazisinin Ahvali
Durdu.
Eşeğinden indi.
29 yaşlarında bir adam.
Günlerdir yollardaydı.
Kerboran’ın(*1) köylerinden birinde olmalıydı.
Menzile ulaşmak üzereydi.
Tatlı bir heyecan vardı yüzünde;
Kalbinde sebebini bilmediği bir korku ile.
Yemen’de bıraktığı tek bacağını düşündü.
Düşman askerlerine esir düştüğü günleri…
Bir hıçkırık düğümlendi boğazına.
Ağlayamadı.
Hayır!
Ağladı!
Gözlerinden tek damla yaş akmaksızın.
Axx garip gözlerim.
Ax perişan, şepirze.
Dicle’nin suyu senden midir?
şattülarab’ta kuruyan.
Egal’ını çözdü.
ıçinden azığını çıkardı yemeye başladı.
Qamişlo’da (*2) bir köyde, haline acıyıp ta vermişlerdi.
Yemeğini yedikten sonra, uzandı sırtüstü.
Cırcır böceklerinin senfonisini dinlemeye başladı.
Gözleri teslim oldu, uykunun tatlılığına.
Köyündeydi.
Eşinin, sevdiğinin kolları arasında.
Tuzlu gözyaşları boşalıyordu.
Saçlarına, yanaklarına, boğazına.
Sırılsıklam oluyordu bedeni, sevinç gözyaşları yağmuru ile.
“Te bêrîya min kir?” (*3)
“Ez ji hisreta te , li rojê hezar carî mirim. Birçî mam, tî mam, bê te tazî”* (*4)
Birden bir tüfek kokusu hissediyordu, arkasında.
Kimse kalmamıştı ortalıkta.
O ve eşinden gayrı.
Kuşatılmıştı etrafları.
Yüksek sesle, yabancı bir dilde küfürler savuruyorlardı onlara.
O anlıyordu bu küfürleri, eşi ise görmüyordu bu askerleri.
Sevinç ile ağlamaya devam ediyordu.
Askerlerin kahkahaları ve sevgilinin hıçkırıkları.
O ise dilsiz.
Konuşmak istiyor ama konuşamıyor.
Sonra bakıyor sevdiği de yanında değil.
Bağırıyor “nerdesin!”
Askerler de kayboluyor.
Yalnız başına kalıyor köy meydanında.
Deli gibi bağırıyor da kimse yok!
Uyandı.
Gördüğü kabus onu sarsmıştı.
Kerboran’dan çoktan çıkmış.
Garzan’a girmişlerdi.
Eşeği de onun gibi düşünceliymiş gibi, kısa adımlar atıyordu.
Köyüne yaklaştıkça, Onun heyecanı artıyordu, eşek te daha da yavaşlıyordu.
Çok az bir mesafe kalmıştı ki, eşek durdu.
Eşek inadı değil mi , öldüresiye paralasan da ilerlemiyor.
“Bu uğursuzluğa işaret”
Uykusu da geliyordu da uyuyamıyordu.
Güneş uyanmak üzereydi, tatlı uykusundan.
Kalktı ve tekrar yola koyuldu.
Köyü, gözle seçilir olmuştu artık.
Gördüğü her taşı, her kayayı kucaklayıp öpmek istiyordu.
Her birinde bir anısı vardı.
Ağlıyordu, içten.
Köyün çocukları karşıladı ilk onu.
Gördükleri bu “yabancı”dan para istiyorlardı.
“Yumurta da olur”
“Mewîj?” (*5)
“Berû jî tine?” (*6)
Çocuklar bu yabancıdan umudu kesmiş ve oyunlarına dönmüşlerdi.
Köyündeydi.
Köylüler onu gördüklerinde adeta kaçmak istediler
Ağızlarında geveledikleri bir şeyler vardı.
“Yedi sene oldu gideli”
“Senin öldüğünü sanıyorduk.”
“O mu? Bilmiyorum”
“O mu? Görmedim”
Ve sonunda uğursuz bir ses.
“O Evlendi”
Uykusuz gözlerine yapışan tütün kokusu.
Hareketsiz duran yıldızlar.
Soğuk ay!
Düşünceler içinde boğuluyordu.
Sabah ezanı okunuyordu, az ilerideki “ev”den.
Tüfeğini aldı ve dışarı çıktı.
“Eşi” tarlaya gidiyordu.
O’nu gördü.
“Ben ettim, sen eyleme”
Siirt Cezaevi’ndeydi.
Yanındaki arkadaşına yazdırıyordu.
“Yaz dostum, yaz.”
“Yaz da biline bu sakatın derdi.”
“Yaz da duyula bu Yemen Gazisinin ahvâli”
Mektup Mustafa Kemal’e yazılıyordu.
Köyündeydi.
Mustafa Kemal, Siirt Cezaevi’ne bir mektup yazarak, Yemen savaşında gazi olan ve döndükten sonra eski eşini öldüren bu adamın suçunun affedildiğini söyledi.
Kendisine Gazi maaşı bağlandı.
Kalbinde bir acıyla yaşamaya devam etti.
Yeniden evlendi.
Çocukları, torunları oldu…
***
Not: Bu olay gerçektir.
(*1) Mardin, Dargeçit
(*2) Suriye’ye bağlı bir şehir.
(*3) Özledin mi beni (diyalog)
(*4) Hasretinden binlerce defa öldüm. Aç kaldım, susuz, sensiz… (diyalog)
(*5) Üzüm ? (diyalog)
(*6) Palamut ta yok mu? (diyalog)











